Gündem, Umut Yazıları

En fazla neyini kaybedersin ? – Ahmet Sebat

“Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin. Ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse eğer. 1000 çalışanımız var. 1000 kişiyle beraber bütün varlığımı kaybederim. Ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim. Ben bunu göze alır mıyım Sevilay Hanım? Bu işi ya düzelecek ya düzelecek! Yeter ki bize güvenilsin, inanılsın!”

Nureddin Nebati “Nebbati” isimli tekstil alanında aile şirketi sahibi bir patron. Nebati, AKP iktidarında üzerinden tüm örtüleri kaldırılmış biçimde işletilen devletin “patronların devleti” olgusunun ya da “devletin bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki diktatörlük aracıdır” betimlemesinin tekrar tekrar doğrulandığı, bir patronun bir aracıya ihtiyaç duymadan doğrudan devleti yönettiği, diğerleri gibi bir bakan. Temsil ettiği ve parçası olduğu burjuva sınıfın tüm ihtiyaçlarını gören ve kendi sınıf iktidarına hizmette tereddüt etmeyecek kadar sınıf çelişkilerini bilen, üretim araçları üzerinde mülkiyet gasbını sürdürmeyi esas alan bir patron.

Marks’ın Komünist Manifesto’da tanımladığı, “kapitalizmin mezar kazıcıları” işçilerin “zincirlerinden “ başka kaybedecek şeyi olmayan bir sınıf olduğunun bilincinde. “En fazla neyini kaybedersin…” diye sorduğu sadece bir maaşla yaşamak zorunda kalan 60 milyon insan, emeğini bir patrona satmazsa açlıktan ölmeye mahkum. Kapitalizmin yaşadığı ağır kriz içerisinde ona dayatılan ya bir işe giderek açlık, ya da bir işe gitmeden açlık. Her halükarda düzenin devamında payına düşen hep açlık…

“Ama ben bütün varlığımı kaybederim, bu iş düzelmezse…” diyor patron Nebati. “Bütün varlığımı…” Hangi iş düzelmezse bakan tüm varlığını kaybedeceği korkusunu yaşamaktadır? Cevap kendi sınıf çıkarı açısından basit. Kapitalistlerin varlığına kaynak olan sömürünün çarkları sürmezse tüm varlıklarını kaybederler. Bugün bakanın ve “patronların devletinde” yaşanan korkunun en temel nedeni yoksulların daha az maaş alması değil. Elbette “hayırsever kapitalistlerin” işçilerde birlikte kaybeder nutukları vicdanla yapılan bir açıklama değil aksine işçilerin mutlak bir patrona ihtiyacı olmadan aç kalacağı algısını sürdürmektir. Çünkü patronların işçiye iş vermesi “ona ekmek kapısı olması” ne de olsa bir lütuf.

Korkuktukları, halkın ekmek kuyruklarında olması, çöpten beslenmesi, intihar etmesi değil. Korktukları ve haberi yapılmasının “ana akım” medyada yasaklanması, bir toplumsal isyana dönüşme riskidir. Bu nedenle baş döndürücü hızla yapılan zirveler, toplantılar, beyanlar iki şeye hizmet etmektedir. İlki patronları tedirgin eden ve 23 Kasım’da yaşanan küçük bir fragmanla işçilerin, yoksulların sokağa taşarak isyan etmesi, fabrikalarda üretimin durması, işgaller ve zenginlerin mallarına yönelmiş bir ayaklanma riskini kontrol altında tutmak için burjuvazinin kendilerine güven duyması ve desteklemesi. İkincisi yoksulluğun isyan dinamiğine dönüşmeden sürdürülebilir biçimde yönetilmesi.

Tebrizli Şems der ki; “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir, diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını.” Hayatın altını üstüne getirmek için riske atacağımız, “en fazla” kaybedeceğimiz ne var?

Elde kalan köleliğimiz…

Toplumlar onu çevreleyen maddi gerçekler içerisinde düşünürler. Bugün onu çevreleyen ideolojik yanılsama, yaşamak için bir devlete muhtaç olduğu, üretimin ve bir işinin olması için patrona ihtiyaç duyduğu gerçeğidir. Ve ancak kötü yaşam koşulları “dürüst ve vicdanlı” siyasetçiler tarafından düzeltilebileceğidir. Bu yanılmasalı bilinç iki bin yıl önce köleler için de benzerdi. Bir beyaz adama kölelik yapmadan ne kalacak yer ne de yiyecek bir avuç bulgura sahip olmayacağına inanır. Efendisinin ona az kırbaç vurması için koşulsuz itaat etmesi gerektiğini düşünürdü. Düne kadar mliyonlarca emekçi de düzene “itiraz” etmezse karnının doyacağını düşünerek biat etmekteydi. Bugün ise ateş her yeri sardı. Ancak bu düzenin dışında bir yaşam olabileceği fikri onu kuşatan ideolojik aygıtlar nedeni ile halen somut bir görüngü haline gelmiş değil.

Bunu bilince çıkaracak şey, yoksula yoksul olduğunu anlatmak mıdır? Saray avanesinin “hukuğa” uymadığını bağırmak mıdır? “Yasal” haklarımızı kullandırmayan “yasal” bir iktidar ile karşı karşıya olduğumuzu ifade etmek midir? Ya da “işkence görüyoruz”, “dayak yiyoruz” “tehdit edildim” -mağdurum- propagandasını yükseltmek midir?

Kuşkusuz zaten yoksulluğu en açık ve çıplak halde anlatan yoksullar her gün sokakta bu gerçekliği en acı şekilde ortaya koyuyor. Bunu nasıl aşacağı, bir kurtarıcıya gerek duymadan kurtuluşunun kendi ellerinde olduğunu bilince çıkaracak “yıkıcı” ve sistemli bir “kurucu” yöntemin nasıl inşa olacağına ihtiyaç duyuyor.

Yani proleterya devrimcilerine tarihin verdiği görev; düzen içi tercihlere sıkıştırılan siyaseti, soyut sloganları, temsile dayalı alışılagelmiş tarz-ı siyaseti terk ederek, bunun bir iktidar kavgası olduğu gerçeğine dayanarak, insanın insana kulluğuna son verecek tek umudun sosyalizm olduğunu kesintisiz işçi – emekçi, yoksul semtlere taşımasıdır. Milyonlarca emekçinin kapısı ona kurtuluşun müjdesini verecek devrimcilere bugün sonuna kadara açıktır. O kapıdan girmeyi becerenler ezilenlerin özgürlük gücünü harekete geçirecek devrimin kapısını açacaktır.

Paylaşın