Umut Yazıları

Sosyalistlerin Bisikleti* – Can Çukurova

Geçtiğimiz aylar bizlere, iktidarın dış politikada neredeyse tüm girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı, daha önceden sırtını yasladığı tüm devletlerle arasının açıldığı, tüm kozlarını tükettiği, içerideyse egemen söylemi kurmakta ve gündemi belirlemekte, derinleşen devlet krizine ve ekonomik krize karşı çıkış yolu bulmakta zorlandığı ve özellikle de ekonomik kriz nedeniyle seçmen kitlesinin iktidardan uzaklaştığı, anket sonuçlarının muhalefet lehine döndüğü bir çerçeve sunuyordu. Özellikle büyükşehir belediyelerini almasıyla sonuçlanan seçim başarısının verdiği özgüvenle de daha cesur bir siyaset izlemeye başlayan muhalefet siyasal alandaki inisiyatifi ele geçirmeye başlamıştı. Bu süreç, aynı zamanda sınıf siyaseti için de bulunmaz olanaklar yaratıyordu. Ekonomik kriz nedeniyle ücretler dışında her şeye zam üstüne zam geliyor, enflasyon karşısında ücretleri sürekli eriyen ve yoksullaşan çalışanlar ile her geçen gün servetine servet katan sermaye sınıfı arasındaki çelişki derinleşiyor, alenileşiyordu. Bu şartlar altında toplumsal kutuplaşmanın ekseni, iktidarın her zaman istifade ettiği kimliklerden sınıfsal aidiyetlere kayıyordu.

Ancak, iktidar karşısında güçlü bir iktidar alternatifi olarak yükselen muhalefetin, iktidarın ekonomiyi darma duman ettiği, nesillerce toparlanamayacak bir vaziyete götürdüğü koşullarda siyasal ve ekonomik çözüm diye utangaçça sunmaya çalıştığı şey, aslında hiçbir biçimde işçi sınıfının ve halkların derdine deva olamayacak, bir biçimde kapitalizmin krizi olarak karşımıza çıkan krizi çözmek yerine sistem içi çözümlerle krizi erteleyecek, hatta uzun vadede daha da derinleştirecek bir programdı. Bu koşullar altında sosyalist siyaset, şüphesizki kapitalizmin krizini anti-kapitalist yöntemlerle nihai olarak çözebilmenin, işçi sınıfının ve halkların bir burjuva iktidarın boyunduruğundan ve sermaye sınıfının sömürüsünden kurtulmasının tek yolu olarak ortaya çıkıyordu. Geçtiğimiz birkaç ayın aynı zamanda sınıfların ve halkların kurtuluşu olan sosyalist hareketin izleyeceği siyasetin stratejisine yönelik yoğun tartışmaların yaşandığı bir süreç olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Zira, bu süreçte, sınıfın ihtiyaçları ve sınıf mücadelesinin nesnel koşulları sosyalist hareketin mevcut durumunun ötesine geçmiş, durumun vahameti bir sosyalist strateji ihtiyacı doğurmuştu: İlerlenmezse yok olunur ve ilerlemek, sosyalist hareketin varlığını olumlamasının tek koşuludur.

İktidar ekonomik krizden çıkamıyor, her geçen gün daha da güç kaybediyordu. Bu durum muhalefette de sosyalist harekette de şüphesizki bir rehavet yarattı. İnisiyatif almak yerine iktidarın kendi kendine parçalanması ihtimali oldukça muhtemel görünmüş olacak ki muhalefet temkinli olmaya çalışırken sürekli pozisyon kaybetti. Benzer biçimde sosyalist hareket içindeki, bir anlamda, bir güç birliği arayışı yine iktidarın zaten gidiyor olduğu beklentisinin etkisi ve yan yana durmada imtina etme hatası nedeniyle sönümlendi ve herkes aşağı yukarı tartışmanın ve arayışın başındaki konumlarına geri döndü. İşte bu noktada sosyalist hareket, bir bütün olarak kendi içindeki sorunları aşamamış, siyasal inisiyatif alamamış, öznel ve iradi koşulları mücadeleyi bir üst seviyeye taşıyacak biçimde örgütleyememiş, böylecede kendiliğindenciliğe savrulmuştu.

Bu sürece denk gelen bir noktada iktidar, kimilerinin hiç ummadığı bir biçimde kontrolü yeniden ele alarak önerdiği ihracata ve ucuz işgücüne dayalı yeni ekonomi modelinde ısrar etti ve bunu ısrarla savundu, sadece ekonomik değil, siyasal stratejisini de buna göre belirlerken tüm kaynaklarını bu doğrultuda seferber etmekten de çekinmedi. Hareket alanı daralan ana muhalefet lideri çaresizce TÜSİAD’ı göreve çağırdı. Çok uzatmaya gerek yok: 20 Aralık’ta açıklanan “Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat” hamlesi de hesaba katılırsa iktidarın planlarının henüz bekledikleri sonucu üretip üretmeyeceği net olmasa da iktidar, muhalefetin onu ekonomik krizin insafına terkedilmiş olarak gördüğü noktadan (yine beklentilerin aksine) siyasal inisiyatifi ve moral üstünlüğü müstakbel seçim öncesinde yeniden ele geçirerek çıktı ve karşısındaki muhalefet ittifakını deyim yerindeyse paralize etti.

Halbuki sermayenin krizinden çıkış için başvurulacak adres, göreve çağırılacak özne yine sermayenin kendisi değil, işçi sınıfı ve halklardır. Muhalefetin ideolojik konumu itibariyle sırtını (her ne kadar kitle bileşiminin büyük bir kısmını oluşturuyor olsa da) sınıfa ve halklara dayaması beklenmiyordu elbette. Hatta muhalefet, temsil ettiği sınıfın çıkarları doğrultusunda 23 ve 24 Kasım’daki ekonomik kriz protestolarının ardından toplumsal taleplerin temsilciliği (!) rolünü kaybetmemek ve kendi kontrol edemeyeceği sokak hareketlerinin önünü kesmeye yönelik mitingler düzenleme kararı bile almıştı. Ancak alelacele düzenlenen Mersin mitinginin ardından yapılacağı açıklanan Kocaeli mitingini bile gerçekleştirmedi.

İki ittifak arası siyasal mücadelenin bir anlamda iki sermaye fraksiyonu arasındaki savaşın bir yansımasına dönüştüğü bu şartlarda sermaye ve sömürü karşıtı ihtiyaçların ve toplumsal taleplerin temsilcisi olabilecek tek gücün sosyalist hareket olduğu ayan beyan ortadadır. Sosyalistler bunun bilincinde olmalarına rağmen bu konumlarının onlara yüklediği yükümlülükleri yerine getirmede başarısız olmuş gibi görünüyorlar. Sosyalist hareket, geçtiğimiz haftalardaki umut ve heyecan, enerji ve eylemler göz önünde bulundurulunca şu an âtıl ve geri bir konumda görünüyor.

İktidarın yeniden inisiyatifi eline aldığı şu süreçte sosyalist mücadelenin ileri gidebilmesi için neler yapılabilir? Bunun için şimdilik iki güncel sorunu ortaya koyacağım.

  1. İktidarın ekonomide gözleri bağlı, el yordamıyla yol bulmaya çalışmasını ama bunu yaparken de temsil ettiği sermaye fraksiyonuna kamu kaynaklarını ve devlet ayrıcalıklarını sonuna kadar nasıl kullandırttığını öylece izliyoruz. Diğer bir yandan gerçek enflasyonun çok altında asgari ücret zammı yapılıyor, asgari ücret yoksulluk sınırı altında, açlık sınırı civarında belirleniyor. Ülke genelinde, çalışan ücretlerine asgari ücret oranında ya da gerçek enflasyon oranında zam verilmediği için reel ücretler düşüyor, asgari ücret bir genel ücret halini alıyor. Yani ücretler asgari ücrete doğru baskılanıyor. Böylece çalışan kesimler için genel bir yoksullaştırma politikası izlenirken ekonomik düzenlemeler sermaye sınıfının çıkarları gözetilerek yapılıyor. Bu tercihler, her ne kadar emekçi sınıflarla sermaye arasında bir çelişki ihtiva ediyor olsa da çalışan kesimde bu, sınıf çelişkisinin algılanışı ve bir dışavurumu olarak belirmiyor. Örneğin, hekimlere ek gösterge düzenlemesi yapılırken diğer sağlık çalışanları bu düzenlemenin kapsamı dışında bırakılıyor ve iş yerlerinde hekimler ile diğer sağlık çalışanları arasında bir sınıf içi çatışmanın tohumları ekiliyor. Ya da maaşlarına gerçek enflasyon oranında zam alamayan ve maaşları asgari ücret düzeyine doğru baskılanan beyaz yakalı işçiler, yüzde 50 zamlı asgari ücret alacak olan işçi kesimine bileniyor, kendi durumunun müsebbibi olarak yine başka bir işçi kesimini görüyor, onlara hasetle bakmaya başlıyor. Başka bir ifadeyle, sınıf bilinci olmayan eski orta tabaka diye tabir edebileceğimiz kesimin, kendi reel ücret düşüklüğünün ve yoksullaşmasının sorumluluğunu daha düşük gelirli işçilere yüklemesi sorunuyla karşı karşıyayız. Hatta çoğunlukla bir grubun ücret talebi, yine aynı sınıf içinde bir başka grup tarafından desteklenmeyip, bir de eleştiriliyor. Sermaye sahipleri ise bir köşeden gamsızca onları izliyor.
  • Sınıf siyasetine bile yön verecek kadar algı yaratabilme riski içeren şu anket sonuçları, seçmenlerin oy tercihlerinde çok ciddi kırılmalar olmadığını, özellikle iktidar seçmenlerinin ekonomik krize rağmen oy tercihlerini değiştirmek yerine kararsız kaldıklarını ve bunun bir kopuş anlamına da gelmediğini söylüyor. Ekonomik krizin şu anda halkların en yakıcı sorunu, onların siyasal yönelimlerinde en önemli etken olduğunu biliyoruz ancak buna rağmen halk iktidardan kopamıyor. Bir taraftan sosyalist hareket içinde olsa da bir taraftan da iktidarın “zaten” seçimle gideceği, bu cendereden çıkamayıp yok olacağı gibi bir ümide sahip olanlar için kötü bir haber bu: Emeksiz yemek olmaz. Elbette burada ele aldığım sorun ve vurgulamak istediğim nokta bir seçim sorunu ya da seçimler konusu değil; farklı bir perspektiften, sınıfın ve halkların bir kesiminin iktidara zımni ya da açıktan destek vermeye devam ediyor oluşları. Halbuki mevcut kriz koşullarında sınıfın ve halkların, krize tek çözüm ve bütünlüklü kurtuluşlarının tek yolu olan sosyalizmin saflarını tercih etmeleri gerekmez miydi? Sosyalistler olarak eksik kaldığımız noktalardan biri, bazı solcu ve sosyalistlerin parlamenter muhalefete sitemlerinde açığa çıkıyor: Krizden çıkış reçetesi sunulamaması. Sınıf ve halklar, kendilerine sunulacak ikna edici bir çözüm olmadan, sınıf bilinci onlarda nüve halinde bulunuyor olsa bile siyasal konumlanmalarını etkileyecek bir tercihe zorlanmış / yönlenmeleri sağlanmış olmuyorlar. Bu aslında tam da Erdoğan’ın inisiyatifi eline alması sürecinde edindiği avantajlardan biriydi: Krizin sebebinin kendisi olduğu bilinmesine rağmen krizin mümkün tek çözümünün yine kendisi olarak görülmesi. Asgari ücret açıklaması sırasındaki aktif konumu bunun bir göstergesiydi. Yani kendisi dışında bir çözüm, anlaşma ve uzlaşma mercii olmadığı propagandası üzerinden kendine mecbur etmesi. Ne demek bu? Muhalefet, sınıfın ve halkların sorunlarına çözüm bulma, onların taleplerine cevap verme, kısacası onların temsilcisi olma konusunda öylesine geri bir konumda ki toplum, eldeki tek reçeteyi belirsizlik ve programsızlıktan daha yeğ tutuyor. Yoksa sınıf ve halklar bir gecede yüzde 30’lar civarında düşen döviz kurundan kimlerin nasıl ve ne kazançlar elde ettiğini gayet iyi biliyorlar ancak iktidar. Sosyalist hareketin de muhalefet ile aynı sorundan muzdarip olduğunu kabul etmeliyiz. Gerek sınıf gerekse halklar, kendilerini ikna edemeyen, onlara bir yol haritası, kısa vadeli program sunmayan devrimci siyaseti neden desteklesin? Devrim yapınca sorunların tamamının çözüleceği ve sosyalizmin onların çıkarlarını temsil eden tek siyaset olduğu söyleminin tek başına gerek sınıf içinde gerek halklar nezdinde bir karşılığı olduğu, toplumsal bilince etki edip edemediği kuşkuludur.

Böylece güncel iki sorunu ortaya koymuş oluyorum. Birincisi, sınıf ve halklar nezdinde yoksulluk ve sömürünün esas müsebbibinin gözden kaçırılıyor olması, ikincisi ise sınıf siyasetinin genel olarak sınıf ve halkların güncel taleplerini dile getirmede yetersiz olması ya da bir diğer deyişle bu taleplerin sınıf ve halk desteğini alabilecek bir biçimde sunulamıyor olması.

Kafamdaki soru, hem bu sorunların aşılmasına yardımcı olacak, hem de sosyalist hareketi yeniden içine düştüğü geri pozisyondan çıkarabilecek ve kısa vadede uygulanabilecek bir adım, bir taktik ne olabilir? Sınıf savaşımını işçi sınıfı ve halklar nezdinde görünür kılacak, işçilerin yumruklarını kendilerine (yaşadığı sorunların kendi başarısızlığından, yetersizliğinden kaynaklandığını düşünerek tepkisini kendine yöneltmesi) ve kendi sınıflarına (kendisine yaşatılan sorunların müsebbibinin kendi sınıfı içinde başka bir kesim olduğunu düşünerek tepkisini o kesime yöneltmesi) doğru sıkmayı bırakmalarını ve yüzlerini gerçek düşmanları olan sermayeye dönmelerini sağlayacak, sosyalistleri sınıf mücadelesini yükseltmek için bir araya getirebilecek ve nesnel durumda mücadeleyi bir adım ileri taşıyabilecek bir biçimde, işçi sınıfı ve halkların kabul edeceği, onların talep ve çıkarlarını yansıtacak, üstünde ortaklaşılıp ortak hareket etme olanağı verecek kısa vadeli bir iktisadi program, mevcut ataletten çıkış için bir taktik ne olabilir? Örgütlerin tüm güçlerini değil ama enerjilerinin bir kısmını hem bir birlik ve kolektif mücadele hem de sınıfa bilinç taşıma pratiğine vakfedecekleri ve böylece sınıfın ve halkların basit talepler çerçevesinde en kısa zamanda sermayeye karşıdan konum almalarını sağlayabilecekleri, bir biçimde onların rızalarını alabilecekleri ve onları mobilize edebilecekleri bu taktik, sosyalist hareketin çeşitli bileşenlerinin dâhil olduğu bir platformun şu gibi taleplerle yürüteceği bir kampanya olabilir:

  • Zenginlik vergisi ve artan oranlı gelir vergisi: Varlıkları daha fazla olanlar daha yüksek oranlı vergilere tabi tutulmalıdır. Gelir vergisinde düzenleme yapılmalı ve yüksek gelirli kesimlerin vergileri daha yüksek oranlı olacak biçimde yeniden düzenlenmeli, düşük ücretli kesimlerin (nüfusun çok büyük bir kesiminin) ücretleri yükseltilmelidir. Çalışamayanlara ve işsiz işçilere insanca yaşayabilecekleri işsizlik maaşı bağlanmalıdır. Böylece toplumda çalışan kesimlerin kayıpları, yine çalışan kesimin bir diğer kısmından yapılan kesintilerle değil, çalışanların emeğini sömürerek şahsi servetlerini daha da arttıranlardan kesilecek vergilerle telafi edilmelidir. Böylece gelir uçurumu, tüm çalışanların insanca yaşayabileceği bir noktaya doğru kapatılmalıdır. Ekonomik krizin yükü çalışanların ve halkların değil, krizin sorumlularının sırtına yüklenmelidir.
  • Kamu yatırımlarının arttırılması ve kamulaştırmalar: Üretimi ve istihdamı arttırmaya yönelik girişimler devlet tarafından yürütülmelidir. Kamu harcamaları zenginleri daha da zenginleştirmek, sermaye fraksiyonlarına halkın bütçesinden para aktarmak için değil, halkın ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmalıdır. İlk etapta köprü, otoyol, havalimanı gibi kamu kullanımı için yapılmış işletmeler ile kamu kaynaklarıyla yapılıp sonradan özelleştirilmiş, şimdiki ekonomik kriz koşullarında ise özelleştirilmiş olmasının bedelini ödediğimiz ve ortak zenginliğimiz olan girişimler ve işletmeler kamulaştırılmalıdır. Böylece adım adım dışarı bağımlı değil ancak kendi kendine yeten bir ekonomi yaratılmalıdır.

Kabaca ve konuya çok hâkim olmadan ortaya koyduğum bu iktisadi çerçeve sınıf mücadelesi içinde bulunanlar tarafından eleştirilip değiştirilebilir, uzman iktisatçıların yardımıyla detaylandırılabilir, tutarlı bir biçimde yapılandırılabilir. Mevcut konjonktürde yalnızca sosyalistlerin savunabileceği bu gibi taktiksel taleplerin (mevcut haliyle bu talepler, iki ittifakın da onların temsilcisi oldukları sermaye fraksiyonlarının da sınıf çıkarlarıyla doğrudan çelişkilidir) toplumda karşılığı vardır. Sosyalistlerle birlik içerisinde, kısa sürede sonuç alınabilecek bir biçimde bu taleplerle bir kampanya yürütülebilir. Diğer taraftan bu gibi talepler, zaten sınıfın ve halkların zihninde ve yüreğinde bulunanlara bir ad koymuş olacağı gibi kitlelerin çok kolay bir biçimde sermaye karşıtı bir pozisyon almalarıyla sonuçlanabilir ve bu talepler kolayca devrimci bir perspektife evrilebilir. Tekrar belirtmem gerekir ki burada çizdiğim çerçeve, devrim stratejisine faydalı olabilecek bir taktik önerisidir ve sosyalist siyasetin ufku ve kendi içinde amacı değil, mevcut durumdan çıkışta kullanabileceği faydalı bir hamledir. Sosyalist hareketin kitle tabanını sağlaması için faydalı görünen böylesi bir çalışma süreci şüphesiz ki bir an önce aşılması yolunda uğraş verilmesi gereken bir diğer sorunun tartışma ve çözüm süreciyle paralel ilerlemelidir. O da öncülük meselesidir ve bu konuda herkes gereken inisiyatifi almalı, özveride bulunmalıdır.

Sosyalist mücadele ve devrim perspektifi basit, gündelik taleplerin, kısa vadeli taktiksel hamlelerin çok ötesine uzanmaktadır. Öncü partinin görevi bu gibi sermaye karşıtı, sınıf mücadelesini destekleyen taktik hamleleri içererek aşmak, onu ileri taşımak ve mızrağın ucunu kapitalistlere ve onların devletine, gözünü devrim ve sosyalizm hedefine yöneltmektir.

* “Bisiklet” kelimesi etimolojik olarak “iki teker (bi-kuklos)” anlamına gelir. Sosyalistlerin bisikleti ne üç-dört tekerlidir, durunca ayakta tutsun; ne motorludur, kendi kendine gitsin.

Paylaşın