En Çok Okunanlar, Gündem, Umut Yazıları

Editörden I Devrimci görev, bunalımın içinden tarih çıkartmaktır!

Geçtiğimiz yılın başlarında olduğu gibi bu yılın uluslararası siyasal gündemi yine önemli zirvelerle açılıyor. Dün (10 Ocak) Cenevre’de ABD ve Rusya heyetleri arasında “Güvenlik Garantisi” temalı görüşmelerin açılışı yapıldı. Yarın (12 Ocak) aynı temalı Nato ve Rusya görüşmelerinin Brüksel’de olması ve ertesi gün (13 Ocak) keza aynı konunun Avrupa’nın da dahil olabileceği tarzda AGİT bünyesinde ele alınması planlanıyor.

Yeni yılın böyle yüksek düzeyde zirvelerle açılması elbette şaşırtıcı değil. Geçen yılın sonlarında Ukrayna merkezli tartışmalar Rusya’nın çıkışıyla birlikte dünyanın askeri dengesinin yeniden oluşturulmasını gerektirdi. Öyle ki, bu dengenin ABD ve Rusya arasında doğrudan kurulmaya başlanması Avrupa emperyalizmini oldukça korkutan bir süreç halini almaya başlayınca AB Dışilişkiler sözcüsü Borell, yeni bir -Yalta 2- istemiyoruz diye demeçler vermeye başladı. Bildiğimiz gibi II. Savaşın sonrasında Stalin, Roosevelt ve Churchill Sovyetler Birliği’ne bağlı bir Kırım kenti olan Yalta’da, savaş sonrası Avrupa’nın nasıl bir denge içinde tutulacağını kararlaştırmışlardı.

Geçen yılın sonlarından itibaren Putin, Biden ve Xi arasında yaşanan bir dizi zirvenin arkasından gelen bu yeni zirveler dizisi  emperyalizmin üçüncü bunalım döneminden nasıl çıkılacağına, yeni hegemonya ilişkilerinin nasıl oluşturulacağına dairdir. Ve bu tartışmalarda asıl konuyu her ne kadar küresel bir hegemonik planlama pazarlığı oluşturuyorsa da arka planda esas olarak Avrupa’nın bu dengede nasıl bir yer alacağı da büyük bir soru işareti olarak öne çıkmaktadır.

Bilindiği gibi emperyalist sistem Sovyetik sistemin çöküşüyle oluşan pazar vakumunu kendi yapısal ve siyasal yetersizlikleri nedeniyle dolduramadı. Sistem krizi uluslararası emperyalizmin iki belirleyici kutbu arasında belli ölçülerde ayrışmaya neden oldu. Özellikle Trump döneminde Transatlantik ittifakı işlevsizleşti.

Uluslararası emperyalizmin kendi bunalımını aşması için Doğu pazarlarını ve kaynaklarını hegemonya altına alma amaçlı BOP ve Asya-Pasifik gibi projeleri Rusya, Çin ve İran ittifakı tarafından bloke edilince Biden yönetimiyle birlikte Transatlantik ittifakı ve NATO ilişkileri yeniden yapılandırılmaya başlandı. Geçtiğimiz yılın başında yapılan G7 ve NATO konferansları bu gündemle toplandı.

Reel sermaye süreçleriyle emperyalist birikimini güçlü bir şekilde yeniden üreten Alman finans kapitalinin özellikle isteği, kara Avrupası’nın sıcak savaştan olabildiğince uzak tutulmasıydı. Bu nedenle geçtiğimiz yılın büyük bir bölümünde emperyalizmin Doğu gündemi Tayvan’dan, Güney Çin Denizi’ne, Uzak Doğu NATO’su kıvamında Quad örgütlenmesinden AUKUS  çalımlarına kadar hep Çin gündemliydi. Alman burjuvazisi Avrupa’yı savaş rüzgarından uzak tutmak adına Güney Çin denizine savaş gemisi gönderip Çin’e karşı tedarik zincirlerindeki kopuşmaya fit olmuştu.

Ancak üzerinde anlaşılamayan konu dünya ticaretinin nasıl bir eşdeğer üzerinden yürütüleceği, ABD emperyalizminin dünya pazarında yarattığı spekülatif para balonunun nasıl söndürüleceği meselesiydi.

Vietnam savaşından itibaren doların altın karşılığının ortadan kaldırılmasıyla birlikte, ABD dolar piyasasını kendi isteğine göre yönetiyordu. Mali analizlere göre bugün itibariyle dünya piyasasında 40 trilyon dolar nakit olarak dolaşırken buna senetler vb  “geniş para”yı eklerseniz miktar 90 trilyona ulaşıyor ve hele türev piyasalar denen yatırım, kredi, kripto para yani bütün ticari çerçeve dahil edildiğinde yazmaya zorlanacağınız kertede 1.3 katrilyon dolarlık bir muamma ortaya çıkmaktadır. Muammadır, çünkü yıllık dünya üretimi 90 trilyon dolar değerindeyken toplam küresel borç geçtiğimiz yılın sonunda 300 trilyon dolara doğru yaklaşmaktaydı. Ve keza muammadır. Çünkü bütün bu paranın idaresi nihai olarak ABD’nin elindedir. Ve ABD, bugün 29 trilyon dolarlık borcuyla ancak kendi krizini dünya pazarına ve uluslararası finans-kapitale taşıtarak, 2008-2019 krizlerinde piyasaya 20 trilyon dolar sürmesine karşı hala iç savaş tartışmaları içinde olan bir ülke durumundadır.

Geçmişin imparatoru doğrudan bir savaşa sürüklenmeden ama savaş piyasasıyla hegemonyasını sürdürebilmek için geçtiğimiz yılın sonlarından itibaren Çin sahasının yerine yeniden Avrupa ve Rusya sahasına yönelmeyi öne çıkarmaya başladı. Aslında bu yönelim daha Biden seçilmeden önce ilan edilen bir Amerikan tercihi idi ve şimdi artık başka türlü ayakta kalmayı başaramayacağı için ABD, AB’yi bir kenara çekerek yeniden aynı senaryoyla kendi hegemonyasını örmeye çalışmaktadır.

Bu senaryonun iki temel ayağından birincisinin, Almanya’nın enerji üzerinden Rusya ile bağını kesmek ve ikincisinin Rusya’yı olabildiğince tehdit altında tutmak olduğu diplomatik alanda “Avrupa’yı boşver” sözüyle ve Maidan provokasyonunun örgütlenmesiyle ünlü Victoria Nulland’ın değerlendirmelerinde belirtilmişti. Nulland, şimdi Biden yönetiminin dış ilişkiler müfettişi konumundadır. 

Birinci hal itibariyle; Alman finans-kapitalinin Amerikan kuşatması altındaki çaresizliği önce “salgın” savaşına dahil olmasına ve ardından Yeşiller gibi ABD emperyalizminin misyonerliğiyle bilinen bir siyasal yapının iktidar ortaklığında Kuzey Akımı-2’yi işlevli kılamamasına ve derin bir enerji sıkıntısı içinde güçlü ekonomisinin yüksek enflasyon oranlarıyla kendine göre yüksek borçlar içine yuvarlanmasına yol açtı. Salgın süreci itibariyle Almanya’nın dış borcu yükselirken ticaret fazlası sürekli düşme eğilimi içine girdi. Gidiş eğimi itibariyle 2030’da dünyanın beşinci ekonomisi olmaya doğru düşüş gösteriyor.

İkinci hal itibari ise, Rusya’ya yönelik tehdit doğu Avrupa ülkelerine Amerikan roketlerinin yerleştirilme tartışmalarıyla birlikte hızlandı. Rusya’nın sesten 9 kat hızlı roketlerine karşı Amerika silah teknolojisinde oldukça geri idi. Geçtiğimiz yıl sesten iki kat hızlı bir roketin uçaktan atılma denemeleri üç kez başarısız olurken Rusya kendi roketlerini artık bütün orduya dağıtacak aşamaya gelmişti. Bu nedenle vuruş önceliği açısından Amerika mesafeyi kısaltmak derdindeydi ve bunun çözümü olarak Rusya sınırındaki ülkelere füze rampaları yerleştirme peşine düşmüştü.

Ukrayna’nın Almanya’nın muhalefetine karşın NATO’ya alınması, Polonya ve niçin devlet oldukları tartışma götürür Baltık ülkelerine askeri yığınak yapma programlarında, geçtiğimiz yıl sonunda iyice yükselen tempo, Putin’in daha önce 2007 Münih Güvenlik zirvesindeki konuşmasına ve 2018’de yüksek silah teknolojisini açıklayan konferansına benzer şekilde NATO’nun Doğu’ya açılımını “kırmızı çizgi” ilan etmesiyle başka bir evreye taşındı. Lider zirveleriyle konunun tırmanması durdurulurken ABD ve NATO Rusya’yla müzakereye oturmayı kabul etmek zorunda kaldı.

İçinde bulunduğumuz haftada yaşanacak  tartışmalar bu dengenin nasıl kurulacağının işaretlerini bize verecektir.

Ancak nükleer silahların kullanılmaması konusunda atılan imzalar anglosakson emperyalizminin bütün gergin söylemlerine karşın bu tartışmalarda kuyruğu dik tutmasının oldukça zor olacağının işaretlerini bize vermektedir. Amerikan finans kapitali savaş ölçeğinin konvansiyonel düzeylere çekilmesinin yanı sıra tedarik zincirlerindeki güçlü konumu nedeniyle Çin’le “barış” içinde yaşayıp Rusya’yla soguk savaşın sıcak devrelerini devreye sokmayı bir taktik olarak öne çıkarmalarının gerektiğini siyasal organlarına yansıtıyorlar. Daha da ötesi Kazakistan’da yaşanan süreç bu yaklaşımın bir tasarımdan ziyade uygulama programı olduğunu bize gösteriyor.

Belarus’tan sonra Kazakistan’da Rusya’yı kuşatmayı hedefleyen süreç Rusya’nın keskin karşı hamlesiyle Asya’daki ağırlığını daha da güçlendirdi. Ve Ukrayna geriliminden bugüne gelen süreç zarfında, Alman finans kapitalinin Amerikan politikalarına karşı sesi yeniden yükselmeye başladı. ABD memuru yeşilci dışişleri bakanının varlığına karşın Alman-Rus ilişkileri sosyal demokrat başbakanın insiyatifine alındı. Borell Yalta 2 statüsünü eleştirdi ve Kazakistan süreciyle birlikte Almanya’da gelecek dönemin başbakanı olarak görebileceğimiz CSU başkanı Söder, yeşil Baerbock’u hedefe koyarak NS2 yi savundu.  

Bütün bu arka plan itibariyle önümüzdeki sürecin Donbass Basra hattında bir gerilim süreci olarak ilerleyeceği öngörülebilirken sürecin aynı zamanda uluslararası emperyalist güçler arasındaki bir masa altı tepişmesine bağlı olarak gelişeceği de giderek açığa çıkmaktadır.

Bu kaos içinde gerileyen kanadın ABD emperyalizmi olacağının işaretleri oldukça güçlü bir şekilde kendini göstermeye başlamıştır.

Herşeyden önce Trump’ın parlamento baskının yıldönümü itibariyle gündeme gelen tartışmalarda bir iç savaş atmosferi Amerika’yı sararken diğer taraftan yeni sömürge arka bahçe olarak bilinen Latin Amerika’da yeni bir pembe dalganın yükseliyor oluşu ABD açısından işlerin ne kadar kötü gitmekte olduğuna işaret sayılabilir. Bu siyasal çelişkilere Fed’in önümüzdeki dönemde faiz artırımına gitme zorunda kalacağını da eklemeliyiz.

Ukrayna ve doğu Avrupa’da karşımıza çıkacak gelecek hakkında bu haftanın sonuna kadar tamamlanacak görüşmelerden bir sonuç çıkarmamız muhtemelen mümkün olacaktır. Ama dünya pazarının Doğu-Batı bölünmesindeki sınırın alt ucu olan Ortadoğu’da da işler hiç de ABD’nin istediği gibi gitmemektedir.

Herşeyden önce İran’la sürdürülen nükleer tartışmaların insiyatifi Reisi döneminde İran’a geçmiş gibi görünmektedir. Nükleer görüşmelerin ön evrelerinde İran gelişmeden memnuniyetini ifade ederken Amerika İsrail nedeniyle sıkıntılı ifadeler kullanmayı tercih ediyor. İsrail bu görüşmeleri bütün sonuçlarıyla kabul etmeyeceğini ve İran’a “tahmin edilemez güçte” vuruşlar yapacağını ilan etti bile. Avrupa, ABD arasındaki ayrımın bir yansıması itibariyle Fransa ise İran’la paralel ifadeler kullanıyor.

ABD’nin ülkeyi terk etmesini kesinlikle zorlayacak bir şekilde Irak’ta Amerikan hamisi Kazımi hükümetinin yerine Sadr ve Şii blokun ittifakında yeni hükümet kurulmak üzere. Suriye’de de artık tıpkı Irak’ta olduğu gibi Amerikan hedefleri roketlerle vuruluyor ve İran’ın artık bu tür saldırıların karşısında durduğu pek görülmüyor.

Orta Doğu’daki bu gelişmeler, AKP-MHP faşizminin içine girdiği tasfiye sürecine olan direncini de iyice azaltacaktır.

Bir süredir RTE’nin yükselttiği 7 Kasım söylemleri ve özellikle HDP’ye yönelik faşist saldırıların siyasal cesaretinin sadece iktidar dürtüsünden kaynaklanmadığı, bunun aynı zamanda emperyalizmin bölgesel tetikçiliğinden de güç aldığı Kazakistan’daki olayların sis perdeleri kalktıkça ortaya çıkmaya başladı. Kazakistan olaylarının İngiliz MI6 merkezinden yürütüldüğü basında sıkça yer alıyor. MI6’in başında ise İngiltere’nin eski Türkiye büyükelçisi Richard Moore’un olduğu göz önüne getirildiğinde Türkiye’nin bu olayların doğrudan içinde olduğu iddiaları iddia olmaktan öteye geçiyor. Ve zaten yakalanan kimi çetelerin Türkiye ile bağlantıları fotoğraflarla da belgelenmiş durumda. Kazakistan sürecinin geldiği nokta itibariyle RTE’nin yönetimindeki TC’nin  Afganistan’dan sonra emperyalizmin hiç de işine yaramadığı bir kez daha açığa çıkmış sayılabilir. Bu gelişmenin RTE’nin kullanım süresinin dolduğuna dair politik yansımaları yeniden güçlendirmesi mümkündür.

Uluslararası kabulü iyice küçülen RTE’nin mali darboğaz içindeki bir ülkeyi ayakta tutabilmesi oldukça zordur. Dolar üzerindeki operasyonların beklendiği gibi hiçbir işe yaramaması toplumdaki çelişkilerin bu kış aylarında iyice yoğunlaşacağını bize göstermektedir.

Uluslararası koşullar ve ülkenin AKP-MHP faşizmi altında kesinlikle çözümsüz durumu itibariyle her türlü devrimci nesnelliğin önümüzdeki süreçte giderek yükseleceği görülmelidir. Bütün dolar krizine karşın metal işverenlerinin sözleşme görüşmelerinde daha önceki bir kaç sözleşmede olduğu gibi yeniden ücret artışına yönelmesi burjuvazinin devrim nesnelliği karşısındaki korkusunu açığa vurmaktadır. Mess %17 olan teklifini  %21’e çıkarttı. ENAG tarafından mutfaktaki enflasyonun %82 olarak bildirildiği koşullarda bu teklif Türk Metal tarafından bile kabul edilmedi. Sanayi burjuvazisinin yaşanan mali kriz nedeniyle metal işçisinin grev kararlılığı karşısında eski esnekliğini gösteremediği koşullarda Türkiye devrimci hareketi devrim nesnelliğini doğrudan devrimin öznesiyle buluşturma imkanına sahip olabilecektir.

Ancak bunun için devrimci örgüt ve militanların her şeyden önce  burjuvazinin ve gerici faşist iktidarın psikolojik üstünlüğünü kırmak zorundadırlar. Türkiye devrimci hareketi, neredeyse düzen solu gibi siyasal faaliyeti seçim endeksli ele almaya yatkın ve alışmış görünüyor. Oysa böyle denge durumları öncünün en fedakarca, en atılgan tarzlarıyla öne çıkması gerektiği durumlardır.

Devrim nesnelliğinin gerekli öznellikle tamamlanması için devrimci politikanın herşeyden önce cephesel bir genişleme adına oportunizmin kendiliğindenci politikalarına meşruiyet veren düzlemi terk ederek daha net politikalara yerleşmesi gerekmektedir.

Sol, bundan önce defalarca yaptığı gibi şimdilerde yeniden proletaryayı keşfediyor.  Proletaryanın en karalı devrimci sınıf olduğunu yeniden keşfetmek bunu pratik politik bir değer haline getiremediğimiz sürece oportunist kendilindenciliğin tekerlemelerini yinelememizden başka bir anlam taşımamaktadır. Proletaryanın en karalı sınıf olduğu gerçeği komünist hareketin yüzyıl önce yaptığı bir belirlemedir. Sorun aynı şeyi yüzyıllık bir alışkanlıkla tekrarlamaktan ziyade öncü insiyatifin bu nesnelliğe politik bir öznellik katabilecek tarz ve yöntemlerini öne çıkarma meselesidir. Bu ihtiyacı en son 23 Kasım eylemlerinde bir kez daha gördük.

Sorun Arap baharında ve en son Kazakistan olayındaki emperyalist müdahalelelerin tarzlarında görüldüğü gibi yığınların sistem dışı arayışlarına aday olabilmek meselesiyle düğümlüdür. Emperyalizmin çözdüğü sırrı Türkiye devrimci hareketi unutmuş gibi davranmamalıdır. Ülkemizdeki gibi düşük bir siyasal profile sahip sınıfın devrimciliği ile sınıf devrimciliği arasındaki mesafe, öncünün bilinç+eylem taşıyıcı insiyatifiyle kapatılmalıdır. Proletaryayı devrimin öznesi haline getirmek devrimci öznenin varlık koşuludur.

Sistemin karşısında ve ona alternatif bir iradenin yığınlara gösterilebilmesi koşullarında devrim nesnelliği sınıfın devrimciliğine yol verebilir.

Aksi durumda, Doğulu sivil toplumun devlet karşısındaki ataletiyle sürekli yeniden üretilen suni dengenin bugünkü gibi toplumsal çelişkileri ve toplumun devindirici güçlerini çürümeye mahkum etmesi kaçınılmazdır.

Devrimci birleşik hareket, özellikle seçim atmosferine iyice kilitlenmiş Kürt siyasetini metropollerde de devrim arayışına sürükleyecek insiyatifi kazanmasıyla devrimci dönüşümün gerekli koşullarını yaratabilecektir.

2022 böyle bir tarihsel moment olmaya oldukça elverir durumdadır.

Paylaşın